Gülsuyu'nda farklı bir planlama deneyimi PDF Yazdır e-Posta

Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değildir. Biz kardeşiz… Hepimizin tek tek çekmek zorunda olduğu acıda,  yoksullukta, açlıkta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtarmayacağını biliyoruz.”

URSULA LEGUİN

 

Yazı, önce kentsel dönüşümün dünyada ve Türkiye’deki algılama ve uygulama biçimlerini tartışarak başlayacak, oradan İstanbul örneğinde olagelene göz atacağı bölüme taşınacaktır. Bu bölümde İstanbul’daki dönüşüm sahalarının seçme kriterleri ortaya konmaya çalışılacak ve bu seçme kriterlerinin çoğunlukla yoksul mahallelere karşılık geldiği tespitinden sonra yoksulluğun halleri ve tutunma biçimleri üzerine tartışma genişletilecektir. Gülsuyu ve Gülensu mahallelerinin portresi[1] ile mahallelerde son 2,5 yıllık dönemde yaşananlar tartışmayı sahadan görmeye yardımcı olacak ve nihayet bu deneyimden dönüşüm ve planlama üzerine mahallelerin dayanışması temelli farklı bir bakış geliştirilecektir.

Kentsel Dönüşüm ve İstanbul Sureti

Sanayi ve üretim merkezli kent kurgusu, 1960’ların ikinci yarısından itibaren dünya çapında zayıflamıştır. Uluslararası ekonomik krizin petrol krizi ile açığa çıkmasıyla da, sermaye, üretim ve emek üzerinde yeni arayışlara yönelmiştir. İktisadi üretim ve tüketimdeki birbirine bağlı parçalanma, yerel piyasaların taleplerine uygun ürün çeşitliliği ve yerel üretim süreçlerinin belirleyiciliği, iktisadı, kısmen de olsa, fordizmin merkezileşmiş kitlesel üretim ve pazar yaratma yaklaşımından çıkartıp post-fordizmin esnek, parçacı üretim süreçlerine taşımıştır. Küreselleşme süreçleri de gelişen teknolojiler, yenilikler, ulaşım ve iletişim altyapıları ile bu geçişe destek vermiştir. Bu süreç yalnızca devletler ölçeğinde değil kentler ölçeğinde de yaşanmış, yeni kent merkezleri çevreye taşınan üretimin düzenlenmesini kolaylaştıran işlevlerle donanmıştır. Üretimin merkezden çevreye taşındığı kentler gözde yereller olarak öne çıkmıştır. Dünya’da ilk kentsel dönüşüm projeleri gözde yerelliklerden çevreye taşınan alanların işlev yitirdikten sonra yeniden işlevlendirilmeleri için hazırlanmıştır. Bu süreçte, daha önce çalışma alanları ve kamusal alanlar olarak kullanılan liman, tren istasyonu gibi kullanımların yarı kamusal ya da özel kongre merkezi, otel, alışveriş merkezi, fuar alanı gibi kompleks yapılara dönüştükleri, bilinen ve kamusallığın yitirilmesi adına eleştirilen bir gerçektir.

Son dönemde gerçekleştirilen dönüşüm projelerinin ise “işlev” değiştirmekten, “yaşama biçimi” ve “yaşayan” değiştirmeye yöneldikleri gözlenmektedir. Kentler, finans, iletişim ve üretici hizmetleri ağırlıklı yeni işlevleri ile donanırken, bu işlevlere uygun işgücünün kent merkezi üzerindeki basıncı artar. İşçi sınıfı, çalışma-yaşama koşullarının kaybolması ile çevreye kayarken, yeni gözde işgücünün temsilcileri olan seçkinler kent merkezine yerleşmek ister. Soylulaştırma olarak tanımlanan bu süreç dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanmakta ve yaşandığı her coğrafyada gerilimlere neden olmaktadır.

Ülkemizde de kentsel mekânın üretimine dönük yeni bir süreç işlemektedir. 1950 sonrasında kentsel mekânın üretimine yönelik olarak sermaye ve kamu otoritesinin işbirliğinde kurulmuş ve orta sınıflarla yoksulların da eklemlendiği ilişki ve ittifakların üzerinde yükselen denge dağılmıştır. Dengenin taraflarından en az ikisi, eski “sessiz anlaşmadaki yerlerini” terk etmiştir. Yeni dengede yoksul olduğu için yok sayılan, dışlanan sınıflar, henüz yeni süreci idrak edememiş, orta sınıflar ise yeni süreci daha çabuk idrak etmiş olsalar da, henüz güçlü hegemonik işleyiş karşısında parçalı duruşlar dışında bir deneyim üretememişlerdir.

İstanbul’un dünya kenti olması ve küreselleşmesi tartışması üzerinden yürüyen kentsel dönüşüm süreci, kendi kavramsal ifadesini “stratejik planlama” söyleminde bulmaktadır. Bu söylemde geniş kapsamlı planlamanın “yurttaşlarının” yerini kent yönetimi düzeyinde “paydaşlar, ortaklar” almış; merkezi belirlemeci usuller de yerini ortakların “müzakeresine” bırakmışlardır. Yeni sermaye birikim sürecinin gereksindiği esnekliği, yani sermayenin taleplerine göre şekillenebilme kapasitesini arttırma iddiasındadır. “Paydaşlığın, ortaklığın” sınırı, şirket (kent) hissesindeki payın oranıdır!

İstanbul uygulamalarına bakıldığında “Kentsel Dönüşüm” sürecinin, planlama disiplini içerisinde dokunulamaz bazı alanları şimdiden sarstığı söylenebilir. İstanbul’da kentsel dönüşüm sürecine dair temel problemlerden biri, problem alanlarının, ithal edilmiş kavram ve zamanlama üzerinden değerlendirilmesi, hatta çözüm arayışlarında da yine aynı yöntemlerin kullanılıyor olmasıdır. Elbette bilimin evrensel değerlerine sahip çıkılması gerekir. Ancak konu “kentsel dönüşüm süreci” ise, bu süreçte evrensel birikim ile yerel bilginin harmanlanmasına duyulan ihtiyaç belirgindir. 

Müzakereyi hedefleyen stratejik planlama, bu haliyle esas olarak politik olan sorun alanlarının üzerini örten, sermayenin talep ettiği esnekliği sağlayan ve müzakere edebilecek varsılları öne çıkartırken kentin geri kalan çoğunluğunu dışlayan bir sürece karşılık gelir. Üstelik İstanbul böyle bir sürece itelenirken sosyo-ekonomik alt yapısının diğer “dünya kentlerine” göre söz konusu sürece uyum sağlayıp sağlayamayacağı, göz ardı edilmiştir. Nerede olduğu ve nasıl geleceği belli olmayan, gelişinin İstanbulluların derdine derman olup olmayacağı düşünülmemiş bir “küresel sermayeye” güvenilmektedir. Londra’nın göçmen mahallelerini, Paris banliyölerinde patlayan isyanı yaratan sorun alanları da görmezden gelinmektedir. 

Dahası ülkemizdeki siyasal-toplumsal yapının problem alanları dikkate alınmamaktadır. Bağımlılık ilişkileri ve onların yenilenmiş, güncel görünümleri her şeyden önce ülkemizdeki sermaye birikiminin düzeyini, bunun da siyasal alandaki karşılığı olarak “kamu yönetimi politikasının esneme kapasitesini” belirlemektedir. Toplumsal bilinç ve örgütlülük düzeyi ise başka bir sorun alanıdır. Mevcut hali ile “katılabilenler”, egemenlerin belirlediği sınırlar çerçevesinde sürece dâhil olabilmektedirler. Bu haliyle yönetişim, yerelleşme ve katılım gibi kavramlar toplumun çeşitli kesimleri için bir yanılsamaya, bu yanılsama üzerinden de stratejik planlamanın onaylanmasına neden olmaktadır. Yönetenler açısından “katılımın” asıl işlevi, Dünya Bankası, AB gibi kurumların kaynaklarını açarken yerel katılım şartını araması olmakta, böylelikle katılım süreçleri, kaynaklara ulaşmak için yapılmış makyajın ötesine geçememektedir.

Bu süreçte kamu otoritesinin çeşitli temsilcileri ve özellikle üniversiteler, sermayenin, kenti değişim değerine göre dizayn eden yönteminin taşıyıcısı oldukları gibi, bir yanılsama üzerine kurulan katılım, yönetişim ve yerelleşme konularında da bilimin yapısına içkin olan eleştirel düşünme önceliğini terk etmiş görünmektedirler. Kenti değişim değerine göre değerlendirmek kenti yaşanabilir kılan ekolojik değerlerin yok oluşuna, kentsel yaşam kalitesinin diğer bileşenlerinin kötüleşmesiyle kentte “demokrasi” yerine “kriz yönetimi” stratejilerinin süreklileşmesine neden olacaktır. Akademinin de dâhil olduğu topluluklar, yoksulların yaşadığı alanlarda proje üretirken en iyi olasılıkla değişim değerinin yükselmesinden ve bu değer yükselişinden yoksulların kendilerine düşecek kırıntılarla yetinmesinden bahsedebilmektedir. Dahası bunu yaparken savundukları yerelleşme ve katılım argümanlarına kayıtsız da kalabilmektedir. Yereli yeterince önemsemeyen bu durum kısa vadede bir çözümmüş gibi görünmektedir. Ancak bu, orta vadede, yeni oluşacak mekânın yoksulların sosyal dokusuna uyumsuzluğu, mekânda yaşamak için gereken ek maliyetlerin yoksullar tarafından karşılanamaması, değişim değeri temel değer olan kentte (doğal olarak) yoksulların da başka tercihlere yönelmesi gibi etmenlerle, yoksulların kent merkezlerini boşaltmasıyla sonuçlanacaktır. 

İstanbul’da “dönüşüm” çalışmaları son dönemde ağırlıklı olarak gecekondu bölgeleri üzerine geliştiriliyor. Maltepe, Pendik, Beykoz, Sarıyer, Beyoğlu, Suriçi, Zeytinburnu, K.Çekmece ve Avcılar bunlar arasında ilk akla gelenler. Dönüşüme konu olan bölgelerin -her biri farklı dinamikler içeriyor, farklı ekonomik ve toplumsal süreçlerden geçiyor olsalar da- ortak özelliklerini belirlemekte fayda var:

Ø      Büyük ölçekli dönüşüm alanları çoğunlukla kent merkezinde kalan eski gecekondu mahalleleri ya da işlev kaybına uğrayan sanayi-ulaşım merkezleridir.

Ø      Bu bölgelerde sanayinin kent dışına taşınma süreci çoğunlukla tamamlanmış, ucuz işgücü talebi azalmıştır.

Ø      Gündeme gelen bölgelerin önemli bir kısmı depreme dayanıklılık açısından sağlam zeminlere sahiptir.

Ø      Bu bölgeler kentin yeni oluşan-oluşturulmaya çalışılan ulaşım akslarına ve gözde mekânlarına yakındır.

Ø      Bütün planlar konu ettiği mekânda yaşayanların fikri alınmadan, yaşayanlar yok sayılarak hazırlanmıştır.

Ø      Bütün bölgelerde proje alanlarının “seçkinleştirilmesi” amaçlanmaktadır. Bu hedef kısa ya da orta vadede yoksulun emeğinin ve mülkünün zengine aktarılması ile sonuçlanacaktır.

Ø      Büyük ölçekli yerleşim bulunan alanlarda söz konusu mahallelerin 40–50 yıllık hayatına saygı gösterilmemektedir. Projelerde gözüken tek öncelik sermayenin talep, öncelik, ihtiyaç ve baskılarıdır.

İstanbul Dönüşürken Yoksulluk Halleri

İstanbul’daki dönüşüm süreçlerine muhatap olan yoksullar arasında, süreçteki pozisyonları itibarıyla, ekonomik, tarihsel temelleri olan kabaca dört tip eğilim tespit etmek mümkün:

1.      1950–1985 arasında kurulmuş, imar afları ve ıslah planlarıyla toprak mülkiyeti problemini büyük oranda çözmüş yerleşimlerde yaşayanlar,

2.      Aynı süreçte kurulmasına rağmen imar affı süreçlerini çeşitli nedenlerle tamamlayamamış yerleşimlerde yaşayanlar,

3.      1985 sonrası kurulmuş yerleşimlerde yaşayanlar,

4.      Tarihi doku içerisindeki yerleşimlerde yaşayanlar.

Birinci tip yerleşimler Zeytinburnu, Eyüp, Alibeyköy’de yer almaktadır. Kentin diğer alanlarındaki bu tür yerleşimler üzerinde henüz kamu otoritesi tasarrufta bulunmamıştır. Bu alanlarda imar affı, ıslah planı süreçleri parçalayıcı etkisini daha yoğun hissettirmektedir. Gecekonduya özel geleneksel toplumsal ilişkiler hemen hemen kalmamıştır. Kentin refah düzeyi yüksek merkezleriyle karşılaştırıldığında ekonomik-toplumsal sorunlar sürmektedir. Yüz yüze ilişkiler yerini çoğunlukla formel ilişkilere bırakmıştır. Birlikte durma süreçleri oluşturmakta zorluklar yaşanmaktadır.

1985 sonrası kurulmuş yerleşimlerde yaşayanlardan kente kendi tercihi ile gelenler, geliş sürecinde iş problemini çözme temelinden uzaklaşmıştır. Kentte yer kapmak önceliklidir; iş v.b. problemleri çözmek yer kapmanın ardından gelmektedir. Bu bölgelerde yaşayanların önemli bir bölümü kentin geleneksel gecekondu bölgelerinden bu bölgelere taşınmış ve eski gecekondu mahallelerinde yaşanan süreci izleyerek yeni yerleşimleri oluşturmuşlardır. Bu fark konut tiplerine de yansımaktadır. Konutlar başını sokacak ev tipinde değil; temeli, kolonu, kirişi olan, tek kat yapılsa bile filizleri açık bırakılan ya da eski gecekondulara göre daha kısa sürede doğrudan çok katlı yapılan yapılardır. İlk ve ikinci kuşak yerleşimcilere göre dayanışma ilişkileri kuruluş sürecinin başlangıcından itibaren zayıftır. Bu durum ortak tarihin sınırlı olmasıyla açıklanabilir. Bu mahalleler, aynı zamanda, kent merkezindeki çöküntü bölgeleriyle birlikte 1990 sonrası yaşanan zorunlu göçle gelenlerin en yoğun olarak yerleştiği yerlerdir. Travmatik bir süreç sonunda gelinmiş, kentin ancak aşağısının da altında yer bulunabilmiştir. Komşuluk ilişkilerinin zayıflığının ve geliş süreci ve gerekçelerindeki farklılaşmanın kader ortaklığı hissini zedelemesinin yanı sıra, göç ile gelenlerin de yerleşmesiyle bu bölgelerde “etnik uyumsuzluk” da gözlenmeye başlamıştır. Bir araya gelişler yaşandığında, bunu sürdürmekte zorlanılmakta, kapsayıcılık ile ilgili problemler aşılamamaktadır. 

Bir diğer tip, kent merkezindeki çöküntü alanlarında yaşayan yoksullardır. Bu bölgelerde yaşayanlar toplumun en dışlanmış, olanaksız kesimleridir. Hayatla kurdukları bağlarda bir çeşit vazgeçmişlik hali içerisindedirler. Üstelik toplumun genelinin bu kesimlerine dönük önyargıları paylaşması, bu kesimler açısından süreci iyice zorlaştırmaktadır. Bu bölgelerde Cihangir’deki gibi doğrudan şiddet ya da günlük hayattaki şiddeti-dışlamayı alenileştirmek yeterli olmaktadır. “Gayri meşrulukları ve vazgeçmişlikleri” bir karşı duruşu tesis etmelerinin önündeki en önemli engeldir. Sulukule’deki çaba dışında henüz bu kesimlerde bir karşı duruş, bir araya gelme eğilimi güçlü bir biçimde tesis edilememiştir.

Geriye kalan kesim ise ağırlıklı olarak 1950–1980 arasında oluşmuş, çeşitli nedenlerle toprak mülkiyeti sorununu tam anlamıyla çözememiş, daha sonraki yapılaşmadan da etkilenmiş kesimlerdir. Bu yazının konusu, ağırlıklı olarak bu profile uygun yerleşmelerdeki bir araya gelme deneyimlerini paylaşmaktır. Bu tip yerleşmelerde “kentsel dönüşüm sürecine” karşı durabilmek için tarihlerindeki dayanışma pratiklerinin varlığı ve bunların güncellenme düzeyi ilk elden çok önemlidir.

 

Kentsel Dönüşüm Karşısında Farklı Eğilimler: Duyarsızlık Hali

Yeni düzenin koşullarında politikanın ve iktidarın matrisi değişmiştir. İktidar kapsayıcılığı söylemsel düzeyde bırakmıştır. Ancak kendini kurduğu yer de kaymaya uğramıştır. Bir yandan kapsayıcılığı bırakıp toplumun yoksullarını dışlarken, diğer yandan tüketim halleriyle iktidarı “bireyin” günlük hayatının içine taşımıştır. Dışlayıcılığı ile “kriz yönetim” stratejilerini sıradanlaştırırken, yoksullara kalan dilencilik olmaktadır. 

Üretim zamana ve mekâna yayılmış, emeğin konuları çeşitlenmiştir. Karşı iktidarın kurulabileceği zemin tam da buradadır. Ancak bu politik bir süreçtir. Politik süreçte karşı politika emeğin yeni zeminlerinin politik özne olarak kuruluşuyla mümkündür. Yeni üretim biçimleri ise sınıfın oluşma koşullarını değiştirmiştir. Aynı zamanda üretimin toplumsal niteliğindeki yoğunlaşma sınıfın mücadele başlıklarını da değiştirmektedir. Sınıf, politik özne olarak, yaşama alanlarında her zamankinden daha fazla oluşma potansiyeline sahiptir. Yoksulların yan yana gelişi, birbirlerini, ortak hallerini idrak etme zemini sunduğu ölçüde yeni işçi sınıfının oluşum süreçlerinden biri olarak da algılanmalıdır.

Bu tartışmanın da kolaylaştırıcılığı ile çeşitli üst ölçekli çözümlere dayandığı iddia edilen, yoksulların halini anlama açısından problemli gördüğümüz, bir dizi söylemin “kentsel dönüşüm” sürecinde büyük bir ciddiyetle seslendirilebildiğini görmekteyiz. Birincisi meseleye dair soyut bir “mülkiyet” tartışması yaparak güncel-acil-yakıcı görevlerden uzak durmaya sürüklenen bir yaklaşımdır. Bu mahallelerde mülkiyet talebi, ranta konu edilebilecek yüzleri olsa da, esasta yaşama hakkını savunmaya dönüktür. Bu hayatta yoksullar açısından konut mülkiyeti hayatı daha “güvenceli” yaşamaya dair arayışın ifadesidir. Üstelik mücadele alanı olarak mülksüzleşme, yoksulun mülkünün zengine aktığı süreçleri seyretme olarak değil toplumun tüm kesimlerini mülksüzleştirme süreci olarak anlamlıdır. Yoksulun mülkünün zengine akışına seyirci kalmak, yoksulun hayatında, bağımlılık ilişkilerini ve zorunlulukları çoğaltır.

Kaldı ki “kentsel dönüşüm” sürecinden birlikte durarak çıkan bir toplumla, parçalanan, yenilmiş, komşularının hainliğine inanmış bir toplumun gelecekte yaşayacağı hayatlara dair farklar önemlidir. Bir diğer tercih noktası ise kentte yaratılan ve bütün topluma ait olan değerin, toplumun geneli yararına kısa vadede bölüşülme olasılığının yokluğunda, sermayedarlara, rantçılara akmasıyla, söz konusu mahallelerde yaşayan yoksullarda kalması arasındaki seçiminizdedir.

Bugün yoksullara kentsel dönüşüm sürecinde bu kadar pervasızca davranılmasını sağlayan, hükmedenlerin gecekonduluya iyi gözle bakmama halini yaygınlaştırabilmiş ve bu yaygınlıktan doğan toplumsal meşruiyeti arkasına almış olmalarıdır. Meşruiyetin asıl kaynağı ise, egemenlerin toplumun genelinin paylaştığı konut sorununun asıl kaynağının yoksulların konut edinmiş olmasında değil, insanların yıllarca emek vermelerine rağmen konut edinememesinde olduğunu saklayabilmiş olmalarındadır. Bu bakış açısı çeşitli muhalif kesimlere de sirayet etmiş bu kesimlerde gecekonduluyla en iyi ihtimalle “ikircikli” bir ilişki kurulmasına neden olmuştur. 

Bir yandan “eski muhaliflerde” yaşanılan kırılma, diğer yandan meslek odaları ve bilim insanları camiasının yoksulların başına gelenler konusundaki yetersiz duyarlılıkları, toplumda yoksullara karşı fikirlerin gücünü gittikçe artırmaktadır. Üniversiteler bu süreçte “akıl tutulması” içinde, İstanbul’un “dünya kenti haline gelmesi ve pazarlanması” sürecini sorgulamadan kabul etmiş görünmektedir.

“Üniversitenin kamu yararına bilgi üretme ve yayma görevi” sürecin daha katılımcı olmasını ve sosyal yapıyı  “az inciterek” işlemesini temenni etmeye indirgenmiştir. Akademinin içindeki muhalefet arayışlarında bilim ile politika arasındaki ilişki doğru tesis edilemediği hallerde bir bumeranga dönüşmektedir. “Bilimsel doğruların” tespitinin ardından, bunların ideolojik alandaki karşılıklarını, güncel politikaya yansımalarını ve mevcut güç dengelerini göz ardı eden çözüm önerileri sıralanabilmektedir. Oysa bilimsel bilginin kerameti, hele bahsettiğimiz türden bir toplumsal alan ise, ancak ve ancak toplumla birlikte ve kendini toplum içerisinde eşitleyerek, ilişki kurduğu kalabalıklar karşısında mülksüzleşerek ve bilgiyi toplumsal bir güce dönüştürme sürecinde ortaya çıkar.  

Bir sorun alanı da bilgiyi unvana dönüştürmeyi önemseyen, unvanın mülk olduğu dünyanın gerçekleri ve ihtiyaçlarıyla toplumla bağ kurma halidir. Sahip olunan hakikatin, toplumun değişik kesimlerince de paylaşıldığını görmenin hazzı kalmamıştır. Süreçlerin muhatapları kendi hikâyelerini kavramsallaştırmaya yöneldiğinde “Bunları zaten biliyoruz! Siz bize hikâyenizi anlatın” türü tepkilerdir türeyen. Çünkü hakikate erişme, soyutlama-kavramlaştırma kendi mülklerindeki bir alandır. Soyutlama yeteneği yoksulun yaşadığı acıyı anlamaya, ona dokunmaya ve mümkün olduğunca onu azaltmaya değil, bu acıklı hikâyelerden mülk biriktirmeye yarar. 

Ortaya çıkmış bir başka eğilim ise “fon avcılarınca” izlenmektedir. Sanki kendileriyle müzakere eden, etmek isteyen varmış gibi girdikleri yanılsamalardan çok, toplumsal mücadeleleri AB fonlarına göre değerlendirme gibi temel bir görme bozukluğu ile muzdariplerdir. Toplumdaki sorun alanları bu fonlara uyarlanır. Toplumla kurdukları ilişkilerde de sorun yaşayan topluluklar kendi sorunlarına sahip çıkmaya, öncelikle özgücüne güvenmeye değil AB fonlarının ihtiyaçlarına göre dizayn olmaya yönlendirilir. Asıl problem, temas edilen mahallelerde oluşmaktadır. Kendi öz gücüne ve kenti ikna yeteneğine güvenen, birbiri ile demokratik ilişki kuran bir karşı duruş hattı yerine, fon kaynağına yakınlığına göre hiyerarşik düzene giren, mahalleliyle bile sürece dair bilgiyi paylaşmayan bir düzenek oluşur. Asıl kötülüğü iyilik etmeye çalıştıklarına yapmaktadırlar. 

Yoksullara Kalan Seçenek: Yok Sayılmaya Karşı Kendini Var Etme

Kentsel dönüşüm sürecinde ilk adım olarak mahallelinin o mahallede yaşamayı hak etmediğine, zaten işgalci olduğuna, oradan atılmasının kesin olduğuna, çaresiz olduğuna ikna edilmesiyle atılmaktadır. Buna ikna olan topluluk zaten o mahallede yaşamayı hak etmediğini düşününce süreçten en az kişisel zararla çıkmanın yararına olacağını düşünmektedir. İnsanların “devlete” bakışları ve hukuki süreçler hakkında yeterince bilgi sahibi olmamaları “çaresizliğin” yaratılmasının temel noktasıdır. Yasal “hakların” bile verilmediği süreçler yaşanmaktadır. Sorunun bilim dünyasının ve uzmanların payına düşen ilk sorumluluğu bu noktadadır. Yoksulların zaten bu mahallelerde yaşamayı hak etmediğine dair egemenlerin fikriyatını paylaşmak ve bu fikriyata karşı yeterince çabalamamak bu sorumluluğun bir yönüdür. Üniversiteler “kamu yararına bilgi üretme ve yayma” görevlerini, uzmanlar ise toplum yararına çalışma idealini yoksulların hayatlarına temas edebilecek biçimlerde yerine getirememektedirler.

Bu şartlar altında yoksullar, dilsizliklerine karşı kendileri adına dile gelmek, görünür olmak için bir arada durmak zorundalar. Bu seçenek, her gün yaşanan deneyimlerle güçlenir ve böyle bir zemin için en güçlü dayanak olarak karşımıza çıkar. Zira zenginin yasa değiştirerek, belediye başkanıyla görüşerek, parasıyla ulaştığı olanaklara, yoksulun tek başına ulaşabilecek ne parası ne de zamanı vardır. Ancak birlikteliğin enerjisini, organize olmanın yaratacağı zamanla birleştirerek süreci takip etme ve karşı hamle yapma şansları oluşmaktadır.

Yıllardır aynı mahallede yaşayan, o mahalleyi kuran, sorunlarını birlikte çözen bir mahallede, yukarıda bahsedilen “çaresizliği” yaratmak sanıldığı kadar kolay değildir. Mahalleli, dayanışma halini, komşuluğunu, ilişkilerini gözeten bir hayat sürmüşse, bu süreçte birlikte hareket etmeleri kolaylaşmaktadır. Mahallelerdeki çatlakların en büyüğü başlangıçta farklı siyasal tezahürleri de olan etnik-mezhepsel ve yöresel ayrımlardadır. Birliktelik hali ise, birbirleri hakkında oluşmuş kanaatleri birer sorun olmaktan çıkarmalarıyla mümkün olabilmektedir. Ancak bu da oluşmuş kanaatleri hemen yok edememekte, en iyi olasılıkla bir örtünün altına itmektedir. 

Bilgi sahiplerinin bu süreçteki temel işlevi, yoksulların meseleyi anlamalarını, kavramsallaştırmalarını kolaylaştırmak, yoksullarla “bilgi sahipleri” arasında ve yoksulların birbiriyle eşit ilişkinin tesis edilmesi konusunda uyanık davranmaktır. Yoksulların arasındaki ilişki “müzakere”ye indirgenemez. Hiçbir şeyi olmayanların pazarlık etme şansları ve güçleri yoktur. Gerçek paylaşma, hiçbir şeyi olmayanların arasındaki diyalogda bulunur; zira aralarındaki, karşılıklı tavizler vererek hepsini yok eden bir ikiyüzlülük değildir. Aralarındaki, birbirlerini bilerek, meselenin idrakine birlikte vararak, birlikte var olma halidir. Bu durum, monolitik birliklerin arkasına sığınmış, farklılıklarını ve bireyselliklerini yok eden bir hale de karşılık gelmez. Devletin ve piyasanın dışında oluşturulan, fiziksel mekâna indirgenemeyecek, uzun vadede yoksulların ikili iktidarının yolunu kolaylaştıracak, bir ilişki ağı ve bir “kamusal alan” olarak algılanması daha yerinde bir yaklaşım olacaktır.

Farklı “muhalif” siyasal akımların mahalledeki varlığı, yerelleşme kapasitesi, dönüşüm süreçlerinin başlangıcında ve en son çarenin kalmadığı yıkım süreçlerinde mahallelinin bir araya gelişini kolaylaştıran “avantaj” olsa da, aradaki aşamalar için bir sorun alanıdır. Sorun olan bu akımların varlığı değildir. Bu akımların yerel temsilcilerinin, mahallenin ortak dilini oluşturma, birlikte var olma hallerine özen gösterme, karşı duranların içinde demokrasi tesis etme gibi, akımın yerelleşmiş olma kapasitesini de gösteren sorun alanları bulunmaktadır. Bu akımların harekete dâhil ve teslim olma dışındaki her davranışı ya “ortalama” mahallelide “uzak durma” hissiyatı yaratmakta ya da mahallelinin kendi sorununun çözümünü bu topluluklara ihale etmesine neden olmaktadır. Ancak bu ihale, mahallelinin bu arkadaşların üreteceği çözümleri kabul ettiği anlamına da gelmemektedir. Çünkü mahallelinin beklentileri ve korkuları ile “muhalif öznenin” beklentileri arasında uyumsuzluk vardır. Mahalleli sorunu ihale etse bile, sorununa daha geçerli çareler aramayı sürdürmektedir.

Diğer yandan, gecekondu mahalleleri yapılaşmanın fiziki ve hukuki durumları gibi farklılaşmalar dolayısıyla farklı çıkarlara sahiptir. Tek katlı, iki katlı konutu olan ailelerin duruma tepkisi ile çok katlı konutlarda oturan ailelerin durum karşısındaki tavrı değişir. Yine, hukuki durumlarındaki farklılık da bir araya geliş konusunda farklı eğilimlerin doğmasına neden olur.

Sürecin bir başka handikapı, belki de avantajı, mahallelerde bir araya gelme hallerinin yıkım meselesiyle sınırlı bir görünüm arz etmesidir. Mahallede bir araya gelen toplulukların yıkım gündemi dışında da bir araya gelme zeminleri oluşturmaları zorunluluk olarak giderek belirginleşmektedir. Mevcut etkinlikler yıkımın güncel bir tehlike olmaktan çıktığı anlarda zayıflama eğilimine girmekte, yıkımın güncelleşmesiyle güçlenmektedir. Yıkım dışı gündemlerin oluşturulması mahallerde oluşan bir araya gelme zeminlerinin süreklileşmesi için elzemdir. Mahalle kimliğinin oluşması, güçlenmesi bu süreçte mahallelerin kendini savunmasını kolaylaştıracak bir durum olarak değerlendirilmelidir. Üstelik bu mahallerde sorunların ortalaşa çözümüne dönük uzun bir tarihi deneyim de mevcuttur.

Mahallerde oluşan bir dizi dernek-inisiyatif mahalledeki farklı sorun alanları konusunda müdahil olabilecek içerden zeminlerin oluşması için başlangıç olarak algılanabilir. Farklı alanlara mevcut alışkanlıklar dışında çareler aranması ise karşı hegemonya sürecini hızlandıracak, farklı toplumsal alanlarla bağlantısını oluşturacak, sistemin yeniden üretimi meselesinden toplumun başka bir hayatı mümkün kılması meselesine geçişine zemin sağlayacak bir dizi olanağı içinde barındırır. Bu durumda kritik önemdeki bir başlık ise bu mahallelerin içlerinde “sağlıklı” işleyen mekanizmalar kurmakla yetinmemeleri, aynı sorunu yaşayan diğer mahallelerle de bir araya gelmeleri, karşılıklı deneyim, olanak, bilgi paylaşmalarıdır. Önümüzdeki sorunun zorluğu karşısında bir diğer elzem adım ise mahallelerin kentin bütün sorun alanlarına dönük, orta sınıfları da kapsayacak bir dizi başlıkta teorik-politik-pratik pozisyonlar edinmeleridir.

Ancak bu göründüğü kadar kolay değildir. Mevcut olanaklar ve dinamiklerle bu süreç söz konusu mahallelerin kendi içlerinde doğallıkla üretebilecekleri bir durum arz etmemektedir. Bu süreç, mahallerin kendi içlerinde birlik oluşturmaları, bu süreçte yaşayacakları sorunlar, kırılmalar ve yerel etkinliğin sürekli kılınmasına dair problemler gözetilmeden, söz konusu yolculuğun farklı aşamaları iç içe geçmiş süreçler olarak birlikte yaşanmadan da işleyebilir; ancak gerçek zeminlerine ve sorunun doğrudan muhataplarının demokratik birliğine dayanan bir biçime bürünemez.

Aşağıda aktarılmaya çalışılacak olan Gülsuyu Mahallesi örneğinde, bir “bir araya gelme” deneyimi ile birlikte bunu sağlayan etmenlere dair ipuçları bulunmaktadır.

Gülsuyu Deneyimi[2]

E5’in kuzeyindeki mahallelerin dönüşüm kaderini çizen ortak özellikleri: jeolojik açıdan yerleşime uygun zeminleri, yüksek rakımlı ve temiz havalı olmaları, orman alanlarına, E-5 ve TEM gibi önemli ulaşım akslarına, Sabiha Gökçen Havalimanı’na, Kartal – Kadıköy raylı sistemine, Yeditepe ve Maltepe Üniversiteleri’nin kampuslarına ve büyük alışveriş merkezlerine yakınlıkları ve panaromik Marmara ve Adalar manzarasına sahip olmaları, olarak sıralanabilir.

Maltepe’de dönüşüm 2004 yılı temmuz ayında onaylanan Maltepe E-5 Kuzeyi Nazım İmar Planı’yla gündeme gelmiştir. Söz konusu plan, Maltepe’de E-5’in kuzeyindeki 2544 ha.’lık alanda, farklı demografik bileşimlere ve farklı tarihlere sahip, toplam 200–300 bin kişiyi barındıran 9 mahalleyi kapsamaktaydı. Planın uygulanması ile nüfusun 140.000 ile sınırlandırılması öngörülmekteydi. Bu, nüfusun önemli bir bölümünün bölgeden ayrılması anlamına gelecekti. Çeşitli mahalleler plana itiraz etti ama bunların en örgütlü ve hissedilir olanı Gülsuyu’nun itirazı oldu.

Gülsuyu, Maltepe Belediyesi’nin 2003 verilerine göre 26.540 kişilik (ki mahalleliye göre 50-60 bin civarında) nüfusa sahip, 200 ha alanda konumlanmış ve içerisinde iki muhtarlık bulunan bir bölge. Bölgede çeşitli illerden göç ile gelen insanlar yaşıyor ve mahallenin tamamına yakını yasadışı yollarla yapılaşmış. “Bireysel ve örgütlü gecekondu” yapım süreçleri yaşanmış. Artan nüfus, tepelere doğru büyüyen, genişleyen alan sebebiyle Gülsuyu Mahallesi kurulduktan sonra yakın zamanda bölge Gülensu ve Gülsuyu olmak üzere iki mahalleye ayrılmış. 

Kuruluş Hikâyesi

Hemen her gecekondu mahallesinin kuruluş hikâyesi, dışarıdan bakıldığında birbirinin aynısı gibidir. Tarımda mekanizasyon, tarımdan kopmak zorunda kalan işgücü, köyden kente göç, kentin insanları barındırabilecek, istihdam edecek ve onlara hizmet sunacak kapasiteyi çoktan aşmış olması ve daha birçok ezbere sayılabilecek olay, Gülsuyu’nun kurulmasında da etken olmuş. Tarım yapamaz olduğundan, köyünden çıkıp “taşı toprağı altın İstanbul”a gelen insanlar Gülsuyu’nda da, fabrikaların yakınlarına barınaklarını kurmuşlar.

Gülsuyu’ndaki hikâyenin başlangıç jönü de Kartal ve çevresindeki KİTler ve özel sektöre ait, Koç’un fabrikası gibi, işletmeler. Yakın olmak, toplu taşıması olmayan, araç geçemeyen, hatta yan yana iki kişinin bile zor yürüdüğü, çamur içinde sokakları olan barınaklardan çıkıp; yaya geçitsiz, köprüsüz ve tamamen güvensiz yollardan fabrikalarına ulaşmak... 1950’lerin sonunda başlayan bu yaşamı idame ettirme mücadelesi, şekilden şekile girerek devam etmiş. O çamurlu, zorlukla yürünen, altyapısız alan, kimi zaman el ele verip kanalizasyon sistemi oluşturarak, kimi zaman belediyeyi yol, köprü ve yaya geçidi yapmaya ikna ederek git gide mahalleye dönüşmeye başlamış.

Bu mücadele sürerken, Türkiye’de de çeşitli siyasî hareketlenmeler yaşanmış, bunlar Gülsuyu’na da yansımıştır. Özellikle 1975 sonrasında, mahallede çeşitli siyasal yapılar etkin olmaya başlamıştır. Bu gruplar, yerleşmenin biçimine, konutların yapılış tarzına, arazinin bölüşülmesine toplumsal ilişkilere etkide bulunabilmiştir. Bu etki, mahallenin fizikî gelişimi için kimi olumlu koşulların oluşmasına olanak sağlamış, mahallede var olan dayanışma geleneği ile uyum gösterdiğinden de, toplum tarafından bir bakıma içselleştirilebilmiştir. Bu yapıların kontrolünde oluşan bölge yol paylarının ayrılmış olması, çekme mesafelerinin bırakılması, eğime uygun yapılaşmış olması bakımından, mahallenin diğer bölümlerinden farklılık göstermektedir.   

İmar Afları

Gülsuyu, gecekondu mahallesi olması sebebiyle, çıkarılmış olan imar afları mahalle tarihi içerisinde önemli bir yere sahiptir. İmar aflarının, genel olarak, başlangıçta tek katlı, derme çatma yapılan konutların dikeyde 4 kata kadar yükselmelerine, konutlara yeni birimler eklenmesine ve aslında birbirine saygılı yapıların giderek bu saygıyı yitirmesine yol açtıkları söylenebilir.

Mahallede yapılan ankette % 85’lik bir kesimin konutunu yaptığı günden bu yana herhangi bir değişikliğe gitmemiş olduğu göze çarpmaktadır. (Şekil 1) Bu da mahallede konutun ranta konu olmasının baskın bir değer olmadığını, barınma hakkı temelinde yaşamın giderek azalıyor olsa da sürdüğünü göstermektedir.

İmar afları, konutların gelişimi ile beraber mülkiyet yapısı ve tapu sahipliği konuları üzerinde de etkili olmuştur. Çıkan imar afları ile oturanlara tapu tahsis belgeleri verilmiş, nihayet 1989 yılında yapılmış olan ıslah planının da sonucunda mahallenin yaklaşık %60’ı yasallaşmıştır. Küçük bir kesime de arsa tapuları verilmiştir. Hak sahibi olan fakat arsa tapusunu almamış önemli bir orandan bahsetmek mümkün. Bunun sebepleri, yaşayanların tapularını almaya yetecek paralarının olmaması veya mevcut paralarını öncelikli olarak barınma alanlarını geliştirmeye harcamaları olarak yorumlanabilir. Mahallede sınırlı sayıda 1986 sonrası yapılmış, dolayısıyla af sürecinden yararlanamayan binalar da bulunmaktadır.

Mahallenin Sosyal Yapısı

Gülsuyu, İstanbul’daki diğer gecekondu alanlarına benzer sosyal özellikler ortaya koymaktadır. Mahalle genel olarak ülkenin çeşitli yerlerinden göç yolu ile İstanbul’a gelmiş ve yerleşmiş olanların yaşam mücadeleleri sonucunda oluşmuştur. Dolayısıyla burada yaşayan kişilerin ülkenin hangi kesimlerinden gelip buraya yerleşmiş oldukları, geldikleri yerlerden ne tür bir kültürü İstanbul’a taşımış oldukları önemlidir.

Mahallede yaşayanların doğum yerleri incelendiğinde oldukça önemli bir oranın İstanbul doğumlu olduğu görülür. Mahalleye ilk gelen ve “eski kuşak” olarak tanımlayabileceğimiz kesim, ikinci nesile göre azınlıkta kalmıştır. İkinci nesil göz ardı edilip tablo yeniden incelendiğinde Sivas ve Erzincan illerinden göç etmiş olanların çoğunlukta olduğu görülür. Bunların dışında, genel olarak mahalleye Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinden göç yaşandığı söylenebilir.

Mahallelinin, sahip olunması gereken çeşitli temel donatılara ulaşmada sorunlar yaşadıkları bilinen bir gerçektir. Bu bağlamda kişilerin karşılanamamış barınma haklarının ardından, belki de yaşamlarını iyi koşullarda devam ettirebilmelerini engelleyen, mahrum kaldıkları en önemli unsurlardan biri de yeterli eğitim şartlarına sahip olamamalarıdır.

Mahallenin okuryazarlık oranı incelendiğinde, yaşayanların % 85’inin okuma yazma bildiği ortaya çıkmıştır. Fakat eğitim durumunu gösteren grafik incelendiğinde % 55 gibi büyük bir çoğunluğun yalnızca ilkokul mezunu olduğu gerçeği göze çarpmaktadır (Bkz. Şekil 2). % 20 gibi bir oran ortaokul mezunu ve % 19 gibi bir oran da lise mezunudur. Yüzde 6’lık bir kesim ise üniversite mezunu olma şansına erişmiştir (Bkz. Şekil 3). 

 

Mahallede işsizlik en önemli sorundur  (Şekil 4).  Bu durumun da eğitim durumu ile ilişkisi kurulabilir. Bu anlamda mahallede bir kısır döngü yaşanmaktadır: İnsanlar yeterli eğitim seviyesine ulaşamadıklarından iş olanaklarından mahrum kalıyor; iş olanaklarından mahrum kalan kesim yeterli gelir seviyesine ulaşamadığı için eğitim olanaklarından faydalanamıyor. Burada devletin vatandaşlarının temel haklarından olan barınma hakkını karşılayamamış olması ile beraber, eğitim hakkından faydalanmalarını sağlayacak politikalar geliştirmede de yetersiz kalmış olduğu tekrar tekrar vurgulanmalıdır.

Şekil 5’deki grafikten, mahallede yaşayanların % 86 gibi önemli bir yüzdesinin, hem çeşitli hizmetlere ulaşamamaları hem de mahallelerinde baş göstermiş olan sosyal sorunlar sebebi ile yaşam alanlarından memnun olmadıkları anlaşılmaktadır.

 

Gülsuyu’nda önemli sosyal dayanışma örneklerinin varlığından söz etmek mümkün. Daha çok kırsal kesimden kente göç etmiş olan mahalle halkı oradaki yaşam anlayışlarını olabildiğince kente taşımış. Büyük kentlerde, apartmanlaşan ya da sınırları yüksek duvarlarla belirlenen yaşam alanlarında göremediğimiz komşuluk anlayışı, aileye ve akrabaya verilen önem ve dayanışma örnekleri sık sık gözlenebiliyor. Zorlu yaşam şartları içerisinde kendi yaşam alanlarını kendilerinin oluşturmuş olmaları, yukarıda çıkan memnun olmama sonucuna rağmen, Gülsuyu’nda yaşayanların yaşam alanlarını tam anlamı ile sahiplenmelerini ve bu bağlamda önemli sosyal dayanışma örnekleri göstermelerini sağlıyor.

Gülsuyu’nda yaşayanların mahallelerini sahiplenme sebeplerinden biri de akrabaları ve hemşerileri ile iç içe bir yaşam sürmekte olmaları olarak ortaya çıkıyor. Birden fazla konuta sahip olanların bunları ne şekilde kullandıklarını gösteren Şekil 6’deki grafiğe bakıldığında % 55 gibi yarıdan fazla bir oranın söz konusu konutlarını bedelsiz olarak akrabalarına ve/veya tanıdıklarına kullandırttıkları, dolayısıyla iç içe bir yaşam sürdükleri ortaya çıkıyor. Birden fazla konut sahibi olanların yalnızca %17’sinin konutunu kiraya vermiş olması da konutların iddia edildiği gibi ek gelir elde etmek için girilen bir yağma sürecinin ürünü olmadığını gösteriyor.

Mahallede yaşayanların çoğunluğu en az 15 – 20 senedir yaşamlarını burada ikame ettiriyorlar. Özellikle büyük kentlerdeki yaşam şartlarına bakıldığında bu çok da sık rastlanan bir durum değil. Uzun süredir aynı mahallede yaşamış olmak bir başka sahiplenme nedeni olarak ortaya çıkıyor ve dayanışma için bir zemin oluşturuyor. Buraya kadar yapılan açıklamalar ışığında vurgulanması gereken bir diğer önemli nokta, mahalle halkının yaşam alanlarını bırakıp gitmek istemediğidir.

Mahallede, aynı binada oturanların büyük bir çoğunluğu (%85) akrabadır (Bkz. Şekil 7). Hiçbiri akraba olmayan binalarda ise, hemşerilik dayanışmasından söz etmek mümkündür. Binaların %70’inin bahçeli olduğu da göz önünde bulundurulduğunda, mahallenin bahçelerde sosyalleştiği ve birbirleriyle kaynaştığından söz edilebilir. Böylesi bir organik yapı, aynı zamanda güçlü dayanışma ağlarını, birbirini koruyup kollamayı da beraberinde getirmektedir. Mahalle içinde, kent içi alanlarla karşılaştırılamayacak derecede yoğun yüz yüze ilişkilerden söz etmek mümkündür.

 Daha önce ortaya konmuş veriler arasında, yaşayanların % 86 gibi bir oranının yaşam alanlarında memnun olmadığını vurgulamış olması, bu noktada önemlidir. Böylesine yüksek bir oran yaşam alanından memnun değilken, yine % 85 gibi önemli bir oran niye yaşam alanını terk etmek istememektedir? (Şekil 8).İşte mahallelinin yaşam alanına ve birbirine olan bağlılığı bu noktada gün ışığına çıkmaktadır. Bu iki verinin çelişkili durumu, mahallenin sahip olduğu birbirine kenetlenmiş sosyal yapının ve memnuniyetsizliğin tersine çevrilebileceğine dair inancın adeta kanıtı niteliğindedir.

Mahallenin Fiziksel Yapısı

Gülsuyu mahallesi, kuruluş hikâyesini anlatırken de bahsedildiği gibi 1960’larda yasadışı yollarla kurulmaya başlanmış, mahallenin büyümesi sebebiyle Gülensu ve Gülsuyu olmak üzere iki ayrı muhtarlığa ayrılmıştır. Bu bölümde Gülsuyu Mahallesi’nin fiziki durumu aktarılmaya çalışılacaktır.

Mahallede yapılaşmanın, 1960’larda başladığı, 1970-1980 döneminde yoğunlaştığı, 1986’dan itibaren yavaşladığı ve 2000 sonrasında ise yok denecek kadar azaldığı söylenebilir. Bunun nedenleri mahallenin artık yapılaşmaya doyması ve artan denetimler sonucu özellikle 2000 sonrasında hemen hiç bina yaptırılmaması şeklinde açıklanabilir.

Şekil 10’deki grafikten de görüldüğü gibi, Mahalledeki evler genel olarak bireysel ve örgütlü gecekondu üretimi şeklinde oluşturulmuş müstakil yapılardır (%70). Apartmanlaşma oranı yalnızca %24’tür.  Apartmanların hemen hemen tamamı daha önce yapılmış müstakil yapıların yerine imar aflarını takiben inşa edilmiştir. Mahalledeki binaların %44’lük bölümü hala yığma olup, %39’u zaman içerisinde betonarmeye çevrilmiştir. Mahalle ilk kurulduğunda, tüm binaların 1 ya da 2 katlı yapıldığı bilinmektedir. Ancak yıllar ilerledikçe ve imar afları çıktıkça evlere kat çıkılmıştır. Buna rağmen 1 ve 2 katlı binaların oranı hala %80’dir ( Şekil 11).

Mahalledeki yapıların tamamına yakını usta, kalfa ya da bina sahibinin kendisi tarafından yapılmıştır. Şekil 12’de görüldüğü gibi, binaların %98’i, teknik destek alınmadan, meslek insanlarına danışılmadan yapılan binalardır. Bu nedenle afete dayanıklılık konusunda herhangi bir güvence vermemektedirler.

Fiziki yapıya dair verilerin işaret ettiği nokta yapıların büyük bir çoğunlukla barınma amacıyla inşa edildikleri, zaman içerisinde de bu amaçtan büyük bir sapma göstermedikleri yönündedir. Bu hal son dönemde kamuoyunda çizilmeye çalışılan ticarileşmiş gecekondu resminden uzaktadır.

Gülsuyu’nda Yeni Planlama Süreci

Gülsuyu Mahallesi, 1989’da bir ıslah planı görmüş olsa da, “mahallelinin” planla tanışması 2004 yılından öncesine gitmemektedir. “Mahallelinin planla tanışması” olarak tarif edilen süreç, şu ana kadar Türkiye’de görülmemiş bir katılımı işaret etmektedir. Bu, her mahallelinin birebir içerisinde bulunduğu, az ya da çok katkı sunduğu, analiz sürecine kadar iştirak ettiği bir süreçtir.

16 Temmuz 2004’de onanıp 23 Ağustos 2004’de askıya çıkan 1/5000’lik Nazım İmar Planı mahallelinin harekete geçmesine neden oldu. Maltepe Belediyesi’nin mahalle muhtarlarına yazdığı görüş isteyen yazının, muhtarlar tarafından mahalleliye duyurulmasıyla, 30 gün olan askı sürecinin bitimine 10 gün kala, 7000 itiraz dilekçesi toplandı ve yeni bir planlama deneyiminin ilk adımı atıldı. 7000 dilekçe, planın mekânı kullananlar olmadan hazırlanamayacağı gerçeğini çeşitli kamu otoritelerine bildirdi.

Gülsuyu’nda, planla ilgili itirazların yapılması sürecinde yoğun bir bilgilenme süreci yaşanmış, düğün salonlarında, kahvelerde, ev toplantılarında planın mahalle için ne anlama geldiği, yararları ve zararları çeşitli meslek insanlarınca paylaşılmıştır. Bu bilgilenme süreci ise çoğunlukla planın teknik bir aktarımından çok, 40 yıllık süreçte neler olduğu, asıl sorumlunun kim olduğu, kentsel dönüşümün niye şimdi gündeme geldiği, bunun Gülsuyu gibi mahalleler için ne anlama geldiği gibi konu başlıklarını içermekteydi. Yukarıda da kısaca açıklanmaya çalışılan bütün bu başlıklar alt alta gelince mahalleliye kalan iki seçenek, birlikte durmak ya da kendisine yapılana razı olmak olarak iyice netleşti.  Mahallenin aleyhine gelişen süreçten zararsız ya da en az zararla kurtulmanın yolu olarak bir araya gelmek, birlik halini yaygınlaştırmak, birlikte süreci izlemek ve sürecin çeşitli parçalarına müdahil olmak tek seçenekti. Birlikte sürece müdahil olma biçimlerinden biri olarak beliren plana itiraz ve hukuk süreci yaşandı. Hukuk sürecinde toplam 32 “plan iptal davası” açıldı. Hukuksal sürecin mali yükü nedeniyle açılan davaları desteklemeye karar kişi sayısı ise 1130’du. 

Hukuk süreci, tercih edilmese de, kısmen toplumun derdini “vekille” çözme alışkanlığının ortaya çıktığı bir deneyim oluşmasına yol açtı. Avukatla kurulan ilişki, sorunun asıl çözümünün mahallelinin meseleye sahip çıkması olduğu, teknik-hukuki desteğin ancak bundan sonra ve bunun küçük bir parçası olarak işlevsel olabileceği ısrarla vurgulanmış olmasına rağmen, bir kısım insanda duyarlılığın kısmen azalmasına, görevlerin avukata devri eğilimine neden oldu.

Mahalledeki tüm bu olan bitenlerle paralel olarak, gelen itirazlar ve açılan davaların etkisiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi nazım planı değiştirip, itirazların yoğunlaştığı Başıbüyük, Gülsuyu-Gülensu Mahallelerini kapsayan alanı “Kentsel Yenileme” bölgesi olarak ayırmak suretiyle yeni bir 1/5000’lik plan oluşturdu. Planlama sürecine daha hazır olan mahalleli, bu sefer, planı askıya çıktığı gün mahalleye getirip çeşitli uzmanların ve hukukçuların da dayanışmasıyla toplantılar yaparak planı anlamaya çalıştı. 4000’e yakın itiraz dilekçesiyle bu plana da itiraz edildi. Ancak yeni planın plan notlarında mahalle için önemli bir avantaj bulunmaktaydı. Bu avantaj, “1/1000 ölçekte yapılacak uygulama imar planının mahalle muhtarları, dernekler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve meslek odalarının katılımı ile yapılacağı” hükmünü getiren plan notuydu.  Plan notlarının bu bölümünden yola çıkan mahalleli, onlara destek olan meslek insanlarının da katılımı ile:

1.      Genel olarak nazım planın ne işe yaradığı, mahalleli ve kamu otoritesi için anlamı, uygulama imar planıyla farkları;

2.      Planlama sürecine dâhil olmanın anlamı;

3.      Sonuçta da planlama sürecine dâhil olunup olunamayacağının mahalle genelinde tartışıldığı toplantılar düzenledi.

Toplantılardan planlama sürecine dâhil olmanın mahallenin yararına olacağı eğilimi ortaya çıkınca mahallenin geleneğine de uygun düşen demokratik sokak birimlerinin oluşturulması gündeme geldi. Böylece mahalleli planın hükmettiği katılım fikrini daha yaygın bir tabana taşımış oldu. Bu yaygınlık mahallede toplantılara katıl(a)mayan, sesi çık(a)mayanların da süreçte yer almalarına, birlikte düşünme-karar verme alışkanlığını genişletmeye yarayacaktı. Aynı zamanda planlama sürecinin özgünlüğü de, mahallelinin birlikte plan yapabilmesi ve bunun uygulanabilir olması için her kullanıcının katılımının zorunluluğunu gerektirmekteydi. Mahalle muhtarlarının, mahalle derneğinin ve mahallelilerin içinde bulunduğu yepyeni süreç böylelikle başlamış oldu.

Bir yandan da, önlem olarak, 1/5000’lik plana dava açıldı. Davanın anlamı, uygulama imar planının birlikte yapılacağı belirtilmesine karşın süreç içerisinde kamu otoritesinin mahallenin çıkarlarına uygun plan geliştirmemesi olasılığına karşı hukuki hakların kaybolmamasını sağlamaktı. Plan yapım sürecinde anlaşırsak davayı çekeriz, anlaşamazsak da aleyhimize olacak olan 1/1000 plana dayanak teşkil eden 1/5000 planı iptal ettiririz fikri öne çıktı.

Mahalledeki Yeni Demokratik Süreç

Gülensu’da önce sokak listesi çıkarıldı ve mahalleliyle dayanışmayı önemseyen, teknik birikime sahip, insanların da katılımıyla birbirine yakın sokaklar birleştirilerek tüm mahalleli ile toplantılar yapıldı. Bu toplantılar, genellikle kahvelerde ve uygun ev ya da bahçelerde gerçekleştirildi. 

“Plan”ın kendilerince yapılamayacağını düşünen mahallelide çekinceler görülebiliyordu. Bu çekinceler bir yandan kamu otoritesinin samimiyetine dönük olduğu gibi, diğer yandan kendilerinin bu plan yapım sürecine katılmak için yeterli donanıma sahip olmadığı, yapamayacakları şeklindeki inanışlarına dayanıyordu. Çekinceleri olan hiç kimse haksız sayılmazdı. Çünkü o zamana dek plan demek yıkım, evsizlik, barınma hakkının elinden alınması demekti. Hiç kimse planın “daha iyi bir yaşam öngörüsü” olduğuna inanamıyordu. Planlamanın aslında daha iyi yaşam şartları oluşturmak için yapıldığı, özellikle bu yeni 5000’lik planın plan notlarında bulunan katılım gerekliliğinin, mahallelinin istemediği bir planın yapılamayacağı anlamına geldiği anlatıldıkça çekinceler kayboluyor, herkes sürecin içerisine dâhil olmaya, “dinleyen” olmaktan çıkıp, “anlatıcı” olmaya başlıyordu.

Bu süreç mahallede gelişen muhalefetin kamu içinde çalışan birkaç iyi insanın kişisel niyetlerini güçlendirmesine bağlı olarak, yazdıkları bir plan notundan güç buldu. Asıl olan, mahallenin bir araya gelişini, birlikte güç haline dönüşmesini sağlamak, süreç içerisinde gelişen durumlarda ortak kararlar vermelerini kolaylaştırmak, mahallenin taleplerini çıkarıp kamu otoritesinin karşısında onları mahallelinin savunması olarak algılamaktı ki bu çok güç olay gerçekleştirildi. Süreç mahallenin içinde ve dışında mahallenin gücü kadar ilerleyebilirdi. Zaten toplantılar vesilesiyle mahalleli planın ne olduğunu, nasıl yapıldığını, hangi süreçlerden geçtiğini neredeyse plancılar kadar öğreniyorlardı. Her toplantıda dayanışma amacıyla teknik bilgilerini paylaşanlarla kendi deneyimlerini paylaşıyorlar; geçmişte yaşadıklarını anlatıyorlar; böylece karşılıklı bir öğrenme süreci yaşanıyordu. Bu şekilde toplantıların asıl amacı, yalnızca bilgi vermek ya da yalnızca bilgi almak değil, bir tür karşılıklı öğrenme sürecini başlatmak haline geldi.

Toplantıların yapılması sürecinde karşılaşılan en önemli sorun, kadınların sürece dâhil ol(a)mamasıydı. Bu eklemlenememe hali çeşitli yöntemlerle aşılmaya çalışıldıysa da başarılı sonuçlar alınamadı ve bu durum mahallede hala önemli bir sorun alanı olarak durmakta. Bir diğer sorun alanı ise süreçte belirgin olarak ortaya çıkan “mahallenin elitlerinin” tavrıydı. Elitlerin varlığı bir yandan mahallenin tarihi ile bağın süreklileşmesinde avantaj teşkil ederken, diğer yandan mahalle ile ilişki kurma konusundaki alışkanlıkları, bilginin eşit dağılımı, birlikte düşünme ve karar verme alanlarına dair bir dizi sorun alanını sürekli yeniden üretmekteydi. Bu konuda çeşitli önlemlerin alınması tekrarlanan bir durum olarak sürmektedir. Bir diğer sorun alanı da, mahallenin kuruluşunda yer almama gibi temel bir nedenle, gençlerin,  mahalleye sahip çıkma ve sürece katılım sağlama konusundaki ilgilerinin yeterli düzeyde sağlanamamasıdır.

Yapılan sokak toplantılarında, planlama sürecinde olması ve olmaması gerekenler hakkında bir ortaklaşma sağlandıktan sonra, daha demokratik bir katılım sağlamak için sokak temsilcilerinin seçilmesi noktasında hemfikir olunuyor ve her sokaktan temsilci seçiliyordu.

Sokak temsilciliğinin işleyişi mahallenin genelinde düzenlenen bir dizi toplantıda tartışıldı ve farklı gündemler nedeniyle ancak ana hatlarıyla bir yol bulundu. Başlangıçta, içinde muhtarların, sokak temsilcileri içinden, sokakların birbirlerine yakınlığına göre gruplama yapılarak seçilmiş komisyonun, dayanışma gösteren teknik insanların oluşturduğu heyetin kararlarını sokağa taşımak güçlü bir eğilimdi. Diğer güçlü eğilim ise temsilcinin sokağı adına ve sokağı ile birlikte karar verici olmasıydı. Tartışmaların sonunda temsilcinin görevinin, sokağı için kendine doğru geleni yapmak ya da komisyonun kararlarının taşıyıcısı olmak olmadığı ortaya çıktı. 

Mahallelinin birlikte koyduğu kural dâhilinde temsilci, yalnızca mahalledeki diğer temsilcilerin, muhtarların ve teknik elemanların oluşturduğu komisyonla irtibatı sağlayan, sokağına sürecin gelişimi ile ilgili bilgi taşıyan, süreçteki bir dizi sorunun sokak toplantılarında konuşulmasını kolaylaştıran, sokağın istek ve şartlarını da sürecin içerisine katacak olan bir “aracıdan” ibaret olacaktı. Sokak birimi ana karar alıcı olacak, diğer tüm birimler bu kararın ortaklaşması sürecini kolaylaştırıcı işlev görecekti. Böylece; her sokakta en az bir temsilcinin seçilmesinin ardından, temsilcilerin ve temsilci olmayan ama katılmak isteyen mahallelilerin de katıldığı toplantılar düzenlenmeye başlandı.

Mahallede konuşulan ve üzerinde düşünülen konu, plan hakkında görüş bildirmek değil, “plan yapmaktı”. “Plan yapmak için mahalle ile ilgili neleri bilmemiz gerekir? Planı nasıl yaparız? Bu kadar çok kişi bir plan nasıl yapar?....” gibi sorular toplantılarda dönüp dururken, konuyla ilgili meslek insanları ve üniversiteliler emeklerini ve önerilerini paylaşıyor; bu önerilerin bir kısmı mahalleli tarafından olumlu bulunup kabul ediliyor, bir kısmı ise kabul edilmiyordu. Çeşitli yöntemler tartışılıyor, sonra bunların olamayacaklarına karar veriliyor ve “plan nedir?” noktasına geri dönülüyordu. Mahallede bu süreç, sabırla, oldukça uzun ve geri beslemeli olarak yaşandı. Sürecin çok uzun sürmesi ve hep başa dönmesi, oluşturulan fikrin içselleştirilip kalıcı olması açısından olumlu bulunabilirken, mahallelinin “konuşuyoruz da sonuçta bir şey çıkmıyor” diyerek kısmen olaydan kopmasına sebep oluyordu. Bir seneye yakın süren temsilci seçimleri ve plan tartışmaları sonunda, mahallelinin mahallesini planlama sürecinin gerektirdiği fiziksel-sosyal bilgilerle tanımasının bir yolunun bulunması gerektiğine ve bu tanıma sürecinin de, yapılabilecek herhangi bir planlama çalışmasına altlık oluşturabilecek nitelikte olmasına karar verildi.

Tüm bu tartışmalar ve daha demokratik olma çabaları sürerken, Büyükşehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü, Mimar Sinan Üniversitesi’ne (MSÜ) Gülsuyu Mahallesi örneğinden hareket eden, dönüşüm ve uygulama sürecine ilişkin bir model araştırması sipariş etti. MSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim elemanları, İBB Şehir Planlama Müdürlüğü, Maltepe Belediyesi Başkan Yardımcısı ve Planlama Müdürlüğü’nün içerisinde bulunduğu grup, Mimar Sinan Üniversitesinden bir süredir gönüllü olarak mahallede çalışmakta olan grubun aracılığı ile mahalleliyi 08.03.2006 günü üniversiteye çağırdılar. Yeni planlama süreçleri üzerinden planı birlikte yapmanın yollarının tartışıldığı bu tanışma toplantısının önemli bir sonucu olmamakla birlikte, planlamaya konu olan mahallenin sakinlerinin, kendi örgütlü yapılarıyla (muhtarlar, temsilciler ve mahalle derneği), akademisyenlerin ve kamu otoritesinin taraflarıyla bir üniversite çatısında yan yana gelmiş olması önemli bir adım olarak görülebilirdi. Daha sonra mahallede de tekrarlanan bu çok taraflı toplantı sürecinden birlikte çalışma hali yaratılamadı. Aslında toplantıların kurgusundaki eşitsizlik hali, yani bilim insanlarının, uzmanların ve siyasetçilerin kendilerini eşitlemeden ve akademik dili bile değiştirmeden mahallelinin karşısına çıkmaları sonucun olumsuz olacağına işaret ediyordu.

Bu toplantının oluşmasını sağlayan, mahallelinin bu sürece dâhil olma isteği, bunu sağlayan birlik hali ve bu birlik halinin sürekliliğiydi. Bu talep, planlama eğitiminin ülkemizdeki yaklaşık 40 yıllık tarihi içerisinde belki de ilk kez bir Şehir Planlama Bölümüne planlamanın meşruiyetini oluşturma, toplumla birlikte uygulanabilir plan üretme konusunda bir deneyimin oluşması için önemli bir fırsat sunuyordu. Aslında mahallelinin duyarlılığı üzerinden sunulan bir fırsat kaçtı ve akademinin hareketsizliği, birkaç bilim insanın iyi niyetli gayretleri dışında maalesef aşılamadı. Süreç, üniversitenin üzerine toplumsal meşruiyetini kurduğu “toplum yararına bilgi üretme ve yayma” görevine ne kadar yabancılaştığının bir diğer örneği oldu. Hakkında çokça akademik araştırma yapılan, derslerde anlatılan katılım meselesi, önüne kadar gelmiş, muhataplarının büyük emeği ile yaratılmış ve uygulanabilir halde olmasına rağmen unutuldu. Akademinin hayatla kurduğu alakadaki arızalar, kendi iç dünyasındaki gariplikler, bir kere daha toplumun ihtiyaçlarının önüne geçti. Üretilen model, insana dokunmayı sürekli kılamayan yaklaşım nedeniyle anlamsız hale geldi.

Bu yaşananların hemen ardından, mahalleli, Haziran ayının başında, Büyükşehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü’nün desteği ve MSÜ’deki gönüllüler[3] ve diğer uzmanların da katılımıyla bir anket çalışması başlattı. Anketin niye yapıldığı, ne işe yarayacağı, ne gibi sorulara yanıt bulmamız gerektiği konularında ortaklaşılması üzerine bir anket taslağı hazırlandı. Teknik heyet tarafından önerilen anket taslağı, birçok kez mahalleli ile tartışılıp, rahatsız eden ya da anlaşılmayan sorular çıkarılarak düzeltilmiş olsa da, anket yapım sürecinde, bazı soruların insanları rahatsız etmesi sebebiyle çeşitli sorunlar yaşandı.  

Daha önce temsilci seçimleri yapılırken oluşturulan sokak gruplamaları, aynen bu çalışma için de kullanıldı. Her gün bir grup toplantıya çağrıldı ve teknik heyet tarafından anketin içeriği bu gruba anlatıldı; gruptan konuya yönelik eleştiriler ve katkılar alındı. Ardından, her temsilci kendi sokağına yetecek kadar anketi alıp, bunları sokağında yaşayanlara bir açıklama ile dağıtıp, birkaç gün sonra topladı. Bu çalışma bir yandan temsilcilerin sokakları ile ilişkilerini arttırmaya, meşruiyetlerini kurmaya ve sokakları hakkında ayrıntılı bilgi edinmeye yararken, diğer yandan da maddi kaynağı ve zamanı sınırlı mahallede dayanışma usulüyle planlama sürecindeki farklı ihtiyaçların karşılanabilir kılınabileceğine örnek teşkil etti. Bu şekilde, mahalledeki her bina, hatta her daire hakkında bilgi sahibi olunacak, mahalleli kendi planını yapabilmek için her tür dokümana fazlasıyla sahip olacaktı.  

Ortaklaşarak alınan kararlar itibariyle, bu aşamanın tamamlanmasının ardından sokak temsilcileri ve teknik heyet yeniden sokak toplantıları düzenleyecek ve bu toplantılarda krokiler üzerinden sorunlar birebir tespit edilmeye ve çözüm tartışmaları yapılmaya başlanacaktır. Sokak bazında yapılacak bu çalışmalarda tespit edilen sorunlar ve getirilen çözüm alternatifleri plan komisyonuna aktarılacak ve buradaki tartışmalar sonrasında ulaşılan kararlar onaylanmak üzere yeniden sokağa dönecektir. Sokağın da onayının ardından teknik olarak plan kararları ve notları olarak işlenecektir.

Böyle bir başlangıç, planlama sürecinin analizden uygulamaya kadar katılımlı olabileceğinin bir göstergesi olarak görülebilir. Şimdiye kadar gelişen “kentsel dönüşüme” karşı muhalefet süreçlerinde de bir ileri adım olarak değerlendirilmesi gerekir.

Sonuç

Ülkemizde kentsel dönüşüm adına yaşanan süreç bir dizi meslek disiplininin ve özellikle planlamanın meşruiyetini sorunlu hale getirmektedir. Planlama, meşruiyetini ancak toplumun çoğunluğunun yararına ve plandan etkilenenlerin tamamının planlama süreçlerine dâhil olmasıyla elde edebilecektir. Demokratik yollar arandığı, meslek insanlarının sürecin kolaylaştırıcısı olduğu, aslolanın toplumun kendi adına dile gelmesini, kendini görünür kılmasını sağlamak olduğu ön kabulleri ile yola çıkıldığında, yukarıda aktarılan süreçle karşılaşılmıştır.

Bu süreçte yoksulların içinde oluşturulacak demokrasinin sahiciliği, egemenlerin yöntemlerinin aksine, katılamayan, katılmak istemeyen, sessiz, dilsiz, görünmez kalmayı tercih edenlerle çeşitli patronaj ilişkileri kurmak üzerinden değil, onların dile gelmesini, var olmasını, katılabilir olmasını sağlama konusunda sürekli ve hiç yetinilmeyen bir çaba göstermekle mümkün olabilir. Demokrasi, hayatımız hakkında karar verenlere karşı bir talebi, adalet ve özgürlük istemimizin bir parçasını temsil ettiği kadar, birlikte yol yürüdüklerimizle aramızdaki ilişkiyi de tanımlamaktadır.

Diğer taraftan ülkemizde, 1950 sonrasında, kentsel mekânın, sermayenin ve işçi sınıfının yeniden üretimi konusunda oluşan “suni denge”, 1980 sonrası oluşan neo-liberal alternatiflerle iyice zedelenmiş, 1999 depremi sonrasında ise yerini tam bir dengesizliğe bırakmıştır. Bu süreç yoksulları dışlamaktadır. Ülkemizdeki sermaye birikiminin düzeyi, bu süreç için öngörülen sermayenin kaynağı, devletin esneme kapasitesi gibi sorunlu alanlar dolayısıyla, kentsel alana dair hedeflenen yeni hegemonyanın orta sınıflarla organik bağ oluşturmada zorlanacağını öngörebiliriz. Farklı bir seçeneğin oluşması, ancak kaybedenlerin sürecin idrakine vararak karşı çıkmaları, birlikte davranmaları ve öne çıkardıkları taleplerin orta sınıfları da kapsaması basiretini gösterme kapasitelerine bağlıdır.

 

  


[1] Bu çalışma kapsamında bu noktadan itibaren tek başına Gülsuyu adı kullanılan durumlarda başka bir durum belirtilmediği sürece Gülsuyu ve Gülensu Mahalleleri birlikte kastedilmektedir.

[2] Gülsuyu-Gülensu Mahalleleri anlatılmaya çalışılırken, Haziran – Ağustos 2006 tarihleri arasında, mahallelinin MSGSÜ Şehir Planlama Bölümü öğretim elemanları ve öğrencilerinden bir grupla birlikte yaptığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü tarafından desteklenen bir anket çalışmasının verilerinden yararlanılacaktır. Bu anket çalışması mahalle komisyonunun kullanımı için yürütülmektedir. Dolayısıyla örneklem hedefi %100’dür. Henüz Gülensu Mahallesinde yaklaşık %70 oranında tamamlanabilmiştir. Yani anket çalışmasından elde edilen veriler görece daha yeni bir gecekondu bölgesi olan Gülensu Mahallesine aittir.

[3] Bu gönüllü grup, model oluşturma projesini üstlenen gruptan farklı öğretim elemanları ve öğrencilerden oluşmaktadır. Bu gönüllü grup bu çalışmada adı geçen teknik heyetin bir kısmını oluşturmaktadır.

GÜLSUYU ve GÜLENSU MAHALLELERİNDE ALTERNATİF BİR PLANLAMA DENEYİMİ

 

Giriş

Bu yazı, kentsel dönüşüm sürecinin başlangıcından itibaren İstanbul’un farklı mahallelerinde aklı, gücü, olanakları elverdiğince kentsel dönüşüm sürecinin mağdurlarıyla dayanışma içinde olan bir grup üniversite mensubunun gözlemleri, yaşadıkları ve deneyimlerini aktarmak için hazırlanmıştır. Yaşayanların, kentsel dönüşüm süreçlerine, daha genel olarak da kent yönetimine katılımının sağlanması konusundaki pratik ve teorik çabanın ürünüdür. Öne sürülen tartışma alanında ve örnekte bir keramet varsa, bizden dayanışmasını eksik etmeyen, sürecin tamamını ya da farklı parçalarını birlikte yaşadığımız kentsel dönüşüm mağdurlarınındır. Yazının içindeki tüm olumsuzluklar ise bize aittir. Meseleye dair bilimsel birikim sunuyor olsa da, bu yazı, meseleyi fazlasıyla içeriden gördüğünden (görmeyi–yaşamayı seçtiğinden), bunun yaratacağı görme bozukluklarını da içerecektir. Süreci birlikte yaşama adına, bu tartışma her türlü katkıya muhtaçtır.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile